Yıldızlar demişken.
Ben küçükken izciydim. Haftasonu kamplarına giderdik. Merkez köylerden birine. Gece yürüyüşleri olurdu. On ikiden sonra. Yüzlerce izci gece kalkıp yürüyüşe çıkardık. Bir kaç meşale alınırdı yalnızca. Onca kalabalığa rağmen herkes o kadar sessiz olurdu ki. Sonra şehrin ışıkları kaybolana kadar yürürdük tepelerde, iyi hatırlıyorum, durduğumuz yerin biraz ötesinde geniş bir ağaçlık vardı. Ağaçların dallarında gececi kuşlar… Herkes olduğu yere otururdu hemen. Önce karanlığı izlerdim ben, uzanıp gözlerimi gökyüzüne çevirdiğimde, karanlığın ötesinde ki ışıkların büyüsüne daha çok kapılabileyim diye, önce kör karanlığı izlerdim. Kuşların sesini dinlerdim, dünyanın en güzel sesini, O’nun sesini… O an o karanlığın içinde kendimi öylesine huzurlu hissederdim ki. Sonra uzanırdım yere, belki çakıl yolun üzerine, belki çimenlere… Açardım gözlerimi gökyüzüne. Boşluğa düşerken, içinin yeniden, yeniden dolması çok garip bir his. Kapkara bir deliğin içinde gibi hissediyorsun kendini orada öylece, uzandığın yerde. Ama düşmüyorsun. Yıldızların parıltısı, o sonsuzluk, nefesimi keserdi. Bir yandan kuşların sesi, öte yandan gözlerinin önünde mükemmel olan, kusursuz olan serili. Öylece kaldığım bir saniye, sonsuza bölünürdü. İçim ürperirdi. Geri dönüş çok zor olurdu benim için. Oradan ayrılmak istemezdim, belki de o gecelerden sonra öğrendim ben, her şeyin, ama her şeyin elbet biteceğini. Hep olmak istediğim yerden alınıp, götürülmek zorunda kalacağımı. Ayrılmak istemediğimden koparılacağımı. Ve kimseye bunu anlatamayacağımı, anlatmayı denesem bile, kimsenin beni anlamayacağını. Böyle bir tutkuyu dillendirip, birileriyle paylaşmaya kıyamayacağımı. Ben bunları hep, yıldızlardan öğrenmişim meğer.